Bahçemdeki Ateş Böcekleri / Fireflies in the Garden

Dışardan bakan bir göze göre Taylor’lar örnek ve başarılı bir Amerikan ailesidir…. Charles üniversitede rektör olma yolunda deneyimli ve başarılı bir profesördür… Oğlu Michael üretken ve meşhur bir aşk romanı yazarıdır… Kızı Rhyne prestijli bir hukuk fakültesine girmek üzredir… Aile ile tanışacağımız gün Lisa yıllar önce çocuklarını yetiştirmek için ayrıldığı kolejden mezun olacaktır…. Ancak elim bir kaza bu güzel günü onlar için kabusa çevirecek ve kutlamaları yarıda bırakacaktır…. Beklenmeyen bir trajedi ile bir ailenin yaşadığı sevgi ve sadakat karmaşasının çok ince anlatımı….

Fireflies in the Garden, Dennis Lee’nin ilk defa yazdığı senaryonun yönetmenliğini de üstlenmesi ile dikkat çekici bir sinema filmi…. Kısa sinema filmi ile Academy Ödülü kazanmış olan Lee, annesini 2002 yılında kaybettikten sonra bu yarı-otobiyografik aile dramasını kaleme almış…

Lee, Alman prodüksiyon şirketi Senator Entertainment’ın da desteği ile Julia Roberts, Ryan Reynolds, Willem Dafoe, Emily Watson, Carrie-anne Moss, Hayden Panettiere, Ioan Gruffudd, Shannon Lucio, George Newbern, Cayden Boyd, Chase Ellison ve Brooklyn Proulx gibi yıldız oyunculardan oluşan bir kadroyu bir araya getirdi… Fireflies in the Garden’ın finansmanı ve prodüksiyonu Senator Entertainment’a ait… Film şirketin ilk Amerikan yapımı olarak da dikkat çekmekte… Filmin yapımcıları Marco Weber (Igby Goes Down, 13th Floor), Vanessa Coifman (Grimm Love, Igby) ve Sukee Chew (A.W.O.L., My First Mister),  yardımcı yapımcılığını ise Philip Rose (The Big Tease) üstlenmiş… Projenin executive yapımcıları Jere Hausfeter ve Milton Liu…Filmin kamera arkası ekibi ise, sinematografi Danny Moder (Spiderman 3, Deja Vu), editör Dede Allen (Wonder Boys, The Final Cut) ve Robert Brakey (The Greatest Game Ever Played, Dumb and Dumberer:When Harry Met Lloyd), yapım tasarımcısı Rob Pearson (The Matador, Red Rock West), sanat yönetmeni Tiimy Hills (Even Money), set dekoratörü Carla Curry (Walk The Line, The Alamo), kostüm tasarımcısı Kelle Kutsugeras (Kalifornia) ve oyuncu yönetmeni Ferne Cassel (Boxing Helena, Grimm Love)’dan oluşmakta….

Fireflies in the Garden Hakkında
Michael Taylor (Ryan Reynolds) doğup büyüdüğü eve bir kutlama için giderken hayatındaki gerçekliklerle de yüzleşmekteydi…. Sallantıda olan bir evlilik, talepleri hiç bitmeyen babası (Willem Dafoe) ile yaşadığı ihtilaflar… Hepsi kafasının içinde uğuldayarak yankılanıyordu… Kendisine hayranlık duyan uçuş görevlisinin imza talebi bile hissettiği endişe ve korkuları dağıtmaya yetmeyecektir … Çünkü O’nu evde yapmacık diyaloglar ve sahte neşeli anlar beklemektedir… Tek hafifletici neden annesinin küçük kız kardeşi Jane Teyzesi (Emily Watson) ile görüşebilmektir…
Ancak O’nu çok farklı bir senaryo beklemektedir… Kız kardeşi Ryne (Shannon Lucio) ile havaalanından çocukluğunun geçtiği eve doğru giderken haberleşmeye çalışan Michael, annesinin hayatını kaybettiği kaza ile yüzleşecektir… Kutlama törenleri cenaze merasimine dönüşecektir…Annesine yas tutarken babası ile yaşadığı kırık dökük ilişkisi ile yüzleşmek zorunda kalacaktır… Yokluğuna rağmen Michael annesi hakkında çok fazla şey öğrenecek, eşi, teyzesi ve kardeşi ile daha yakınlaşacak ve bu süreç içerisinde bir yetişkin olarak sevmenin ne demek olduğunu öğrenecektir…
Fireflies in the Garden anne öldükten sonra tüm ailenin o günkü gerçekliklerle karşılaşmasını, gergin karşılaşmaların ve diyalogların Michael’ın bakış açısıyla anlatıldığı birbirini takip eden sahnelerle bir aile gerçeğini yansıtan canlı bir senaryo…
Filmin yazarı ve yönetmeni Dennis Lee bu bir ailenin hikayesidir diye söze giriyor… Ve ekliyor: “Bir anneniz, babanız kızkardeşiniz ve erkek kardeşiniz var… Filmin başında anne aileden ayrılıyor… Bence anne birçok aile için bir resmin içindeki herşeyi bir arada tutan resim çerçevesi gibidir… O resmin çerçevesi çıkınca herşey dağılmaya başlar.  Sorun şu: Bu aile herşeyin dağılmasına izin verecek mi yoksa yoksa tekrar biraraya gelebilmek için ellerinden geleni yapacaklar mı? Bu süreç içerisinde tüm gerçek duygular ve doğrular ortaya çıkacaktır…”
Filmde yetişkin Michael’ ı canlandıran Ryan Reynolds şöyle ekliyor: “Karakterler bu süreçte bir araya gelmek zorunda kalacaklar… Hepsi kendine özgü bir şekilde yas tutarken birlikte zaman geçirmek zorunda kalacaklar… Ne kadar acı ve garip olsa da senelerce aralarında oluşan farklı boşluklara köprüler kuracaklar… Dünyada karışıklıklar ve problemler yaşamayan bir aile tanımıyorum… Bizim için bu nüansları ortaya koyabilmek ve altını çizebilmek oldukça heyecan vericiydi… Bu film mükemmel bir yuvanın efsanesidir..  Ve bence anlatılması gereken oldukça önemli bir hikaye… Ve bu tür hikayeler çok sık anlatılmıyor..”
Lee’ye göre bu film kişisel bir proje. “Annemi beş sene önce bir trafik kazasında kaybettik. Daha sonra You Can Count On Me adlı filmi izledim… Bence bir ailenin başlarına gelen bir trajedi ile başa çıkmalarını anlatan harika bir filmdi… Bu senaryoyu yazmam için bana ilham kaynağı oldu diyebilirim.”
Film, anneyi bir trafik kazasında kaybeden ve O’nun kaybı ile başa çıkmaya çalışan ailenin çabaları ile ilgili… Ancak burda Lee şunu ekleme gereğini hissediyor… Bu senaryo yarı-otobiyografik bir hikayedir… Kendi babasının senaryodaki zor baba figürü ile bir bağlantısı yoktur… “Charles benim babam baz alınarak yazılmış bir karakter değil. Öncelikle bunu söylemek isterim. Benim babam inanılmaz kibar bir adamdır. Sessizdir ancak çok kibardır…”
Karakterler, karakterlerin duyguları ile başa çıkma şekilleri ve birbirleriyle olan ilişkileri oldukça karmaşık… Belki hepsinin de kusurları bulunduğundan, projenin içindeki herkes senaryoda farklı şekilde yankılanıyor…
“Bu rolü kabul etmemdeki neden öncelikle birçok problemi olan bir karakter olmasıydı” diyor Reynols. “Birisini kaybettiğimde en ilginç olan şey o anda hiçbirşey hissedemediğimdir… Sanki bir uyuşukluk hissizlik şoku yaşarsınız… Ancak duygular birden ortaya çıkıverir… Bu süreç iki hafta, bir yıl, iki yıl sonra olabilir… Oynadığım karakter Michael evine döner ve en çok hiç birşey hissedemediği için şaşırır ve kafası karışır… Annesini çok sevmektedir ve sanki canını yitirmiştir… Ancak yine de hiçbirşey hissetmemektedir…”
Emily Watson yetişkin Jane teyzeyi canlandırmakta… Problemli bir gençlik dönemi (Hayden Panettiere tarafından canladırılmış) yaşayan Jane, Taylor ailesi ile oldukça önemli sayılacak bir yaz geçirmiştir. Kız kardeşinin vefatından sonra bifiil aile reisliği yapacaktır… Watson’a göre hikayenin O’nun için en çekici yanı derinliğidir. “Bana gerçek bir hikaye hissi verdi ve senaryoyu çok beğendim.”
Senaryo Michael ve Charles odaklı gibi görünse de, Lee kadın karakterlerin hikayelerini de eşit oranda perdeye yansıtmaya çalıştığını söylüyor… “Lisa (Roberts), Ryne (Lucio), Kelly (Carrie-Anne Moss) ve Jane (Watson)… Tüm bu kadın karakterlerin aslında ortak bir yönleri var… Kendi seslerini buluyorlar… Ben ve eşim öğretmendik. Kadınların bu toplum ve kültürde ne zaman seslerini kaybettiklerini düşüncelerini söylememeye başladıklarını tartışırdık…. Anlatmak istediğim şu: Yedinci sınıfta en erken gelişen öğrencilerim hep kızlardı… Ancak nedense yedinci sınıftan sekizinci sınıfa geçecekleri yazın sonunda hepsi birbirlerine benzeyerek geri dönüyor ve aynı şekilde konuşuyorlardı… Kendilerine ait eşsiz olanları kaybediyorlardı…. Bu bir genelleme olabilir, ancak bunun çok sık olduğunu gözlemliyorum… Bu hikayede, Lisa kendini çocuklarını yetiştirdikten sonra buluyor… Çocukları koleje gidiyor ve O kendi kimliğini kazanıyor… Kelly, Michael’ın eşi, aynı şeyi görüyoruz onda da… Jane için ise o yaz olanlar önemli… Ryne, annesinin kaybı ile artık kendine gerçekten önemli sorular sormaya başlıyor: Daha önceleri kendine sorduğu “Ailem ne olmamı istiyor? Peki ya ben ne olmamı istediklerini düşünüyorum? sorularının yerini annesinin kaybından sonra “Kim olmak istiyorum? Ne yapmak istiyorum? sualleri alıyor…

Bir cevap yazın